HAYATIN KENDİSİ BİR YOL DEĞİL Mİ?

Yolun var mı ki yoldaş arıyorsun, demişti bir dostum? Sahi sağlam bir yolumuz var mı ki sağlam bir yoldaş arıyoruz? Biz yola çıktık da yol bize yoldaş vermedi mi?

Doğrudur, yolun zorluğu yoldaşın halsizliğindendir. Ehl-i hal bir yol arkadaşın var ise, yolun dağlardan aşsa ne çıkar. Bir ehl-i dünya ile düz ovadaki yolun ne tadı kalır. Yoldaş ki heybesindeki sabır ekmeğini seninle paylaşsın. Yoldaş ki testisindeki tevekkül suyunu seninle paylaşsın.

Yoldaş ki gönlündeki dua nimetini seninle paylaşsın. Eğer ki böyle bir yoldaşın varsa korkma. Bütün yollar önünde düz olur. Velakin yoldaşın güzelliği, yolun güzelliğidir. Velhasıl-ı kelam, yol da yolcu da yoldaş da birdir aslında. Üç birlenir yolun sonunda. Görürsün ki yol da senmişsin, yolcu da yoldaş da.

“İster zahit ol, ister kötü kişi… Canını terk ettin mi aşıksın.

Gönlün canına düşmandır… Canını terk et, at yola… Canını terk ettin mi yol biter.”

Mevlana yola çıkıp aylar boyu dostunu aradı ve şöyle döktü içini Dıvan-ı Kebir’e:

“Ne kadar arayacağım seni ev ev, kapı kapı. Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak.

Yola çıktığında göreceksin yalnız olmadığını, herkesin de sen gibi yol aldığını; aynı ama bir o kadar da farklı olan parçalarını tamamlamaya çalıştıklarını…

YENİ YOLLAR

Yoldayken hiçbir şeyin tesadüften ibaret olmadığını fark edeceksin. Karşılaştığın her şeyin ilahi bir güce hizmet ettiğini, sen yolda iken görünen herkesin karşılaştığın her olayın belli bir amaç uğruna karşına çıktığını anlayacaksın. İşaretleri izlemeyi öğrenecek, başına gelenlerden dersler çıkarmaya başlayacaksın. Seninle birlikte o yolda yürüyen diğerleri olacak. O diğerleri, senin yol arkadaşlarına dönüşecek; senin kendinde birleştirmen gerekenleri bulabilmen konusunda sana yardımcı olacaklar. Sonra zaman gelecek seni terk edecekler. Sessizce geldikleri gibi daha da sessizce gidecekler. Tam da sen alışmışken, güvende hissetmişken kendini, seni bir başına bırakacaklar. Bırak yol sana rağmen, seninle birlikte aksın. Gittiğin yol, yol arkadaşın olsun ve bir gün durmaya karar verirsen şayet; bu, vazgeçtiğin ya da pes ettiğin için değil; yeni yollar, yeni diyarlar keşfetmeye karar verdiğin için olsun.

Yola çıkarken neydi niyetin? Değişmek mi istiyordun? Sanmam ama bu yol değiştiriyor, yol aldıkça insanı… Peki ya içindeki gizemleri mi keşfetmekti? Belki de… Bu yol gizemin kendi içinde gizli olduğunu gösterecektir sana. Bu yol belki de ne zamandır hayalini kurduğun yazgına seni götürecektir. Yol. Üç harften meydana gelen bir kelime. Ancak hayatın o kadar içinde ki… Hayatın kendisi bir yol değil mi? Hatta uzun-ince, kıldan ince kılıçtan keskin bir yol. Başını da sonunu da bir Bilenin bildiği, başlamasına da, sonlanmasına da hâkim olamadığımız bir yol. Bu iki uç arasında onlarca, yüzlerce, binlerce. Yollardan yürürüz. Kimi kısa, kimi uzun, kimi taşlı-topraklı, kimi dümdüz asfalt, kimi çetrefilli, kimi apaydınlık, kimi alacakaranlık, kimi iğrenç. Yollar var kirli, yollar var nefes alınamayan, yollar var kalpleri karartan. Yollar var kalplere, ruha nefes aldıran. O yollarda ayaklar yaralansa, başlar ağrısa, saçlar ağarsa da, gözün-gönlün aydınlandığı,

kalbin, ruhun nefes aldığı, gül gülistan olduğu yollar var. Her yolcunun bir yolu var. Kimi havada, kimi karada, kimi suda. Kimisi de hem hava, hem kara, hem suda…

Yol ve yolcu…

Neler söylemez ki bu iki kelime insana. İkisi birbirinden asla ayrı olamaz. Yol varsa yolcu vardır, yolcu yoksa yol yoktur. Yollar ve yolcular… Dile ah, göze nem, gönle bir sam yeli bırakır çoğu zaman. Yollar hem kavuşturan, hem ayırandır. Yolcu ya hasret türküleriyle dilini ateşe daldırmış, ya da gurbeti ardında bırakmış vuslata doğru koşarken gönlünü gökyüzünün bütün yıldızlarıyla donatmıştır. Yollar ki kavuşturur sevinç olur; ayırır hüzün olur. Her halükarda yollarda yolcuların değil, yolların yolcularda derin izleri kalır. Yollar ki ya vedadır, ya da merhabadır yolcunun dilinde. Yolların derununda umutlar, yolcunun heybesinde hep hatıralar saklıdır.

Yolcuları geçtikleri yollardan tanırız. Yolların yolcularda bıraktığı izler işaret taşı olur ardından gelenler için. Yolların, yolcusunda bir izi yoksa hatırlanacak yüzü de sözü de kalmamış demektir yolcunun. Bunca yol varken yolcuları taşıyan, hiç geçmemiş gibi o yollardan, daha bitmeden yolcunun yolculuğu, ne hazin bir durumdur diğer yolcular tarafından unutulmak…

Geçtiği yolda da izi olmalı yolcunun. Yolların, yolcunun içinde bıraktığı izleri dışarıya yansıtmalı yolcu. Boşuna geçmemiş olmak için yollardan, ya takip edilecek izler bırakmalı ya da izlerini fark edip ardından gelenler hiç olmazsa adını anmalı. Elinde olmadan, farkına varılmadan girilir ilk kapıdan. Sonrasında yollar çoğalır yolcunun önünde. Hangi yol salimen ulaştırır menzile, hangi yol uçurumlara düşürür yolcusunu bilemez yolcu. Kaybeder yolunu. Yolda yolsuz kalma, yoldan çıkma ihtimali az değildir. Yol almaktır yolcunun görevi. O dursa da dakikalar, saatler, günler… Geçer gider üzerinden. Yollar yürür yolcunun hücrelerinde. Yüzünden, dizinden, ellerinden geçen yollardır… Onun için yorulur bir zaman sonra dinlendiğini, durduğunu sandığı mekanlarda bile.

Durmak yoktur yolcu için. Yolcu yolda olandır. Konakladığımızı sandığımız han içinde bile bizleri çeşitli kısımlarına yönlendiren levhalar, işaret taşları bulunur ki, onlar da yolcu olduğumuzu hatırlatır her an. Uyuduğumuz anda da devam eder ki bu yolculuk, bizim yol, zamanın yolcu olduğu vakittir bu demler. Yani ki yoldur her daim yürünen değişse de yolcusu…

Dur durak bilmeyen bir yolculukta yolcu nereye gider. Yol aradığı demlerde yardımına kim yetişir yolcunun? Yol eri olmak, yol bilir olmak için işaret levhalarını da görür olmak, o levhalarda yazılanları iyi okumak gerek… Hangi yolcu dikenli, sarp yollardan geçmek ister ki? Hele önümüzde birden çok yön levhası varsa ve biz onların nereye varacağını da tam bilmiyorsak… “Çatallı yolağzında şaşırıp kaldım Derviş !/ Söyle hangi patika gül dağına gidermiş” mısralarındaki şaşkınlık ve yolda yolsuz kalma çaresizliği içinde oluruz.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.