Milletçe, uzunca bir zamandır bir kaygı döneminden geçiyoruz. Varlıklarımızın ve bizi biz yapan değerlerin tehdit altında olduğu hissine kapılıyoruz. Şükür ki bu kaygının panik düzeyine tırmanmasını engelleyecek, tarihten intikal eden toplumsal düzeneklerimiz var. Türkiye’de değişik toplumsal kesimler, ötekini kendi varoluşuna karşı bir tehdit, onun varlığını kendi varlığının geçersizleşmesi olarak algılayabiliyor. Toplumumuz, onun genetik kodlarına savaş ilan edenlerin on yıllardır yapageldiği biçimde, ‘biz ve onlar’ tarzında ilkel bir yarılmanın ve acımasız bir kutuplaşmanın kurbanı kılınıyor. Biz her zaman iyilerin safındayız ve onlar güzel ülkemizi türlü kötülüklerle zehirliyor. ‘Biz ve onlar’ demek hoşuma gitmiyor. Kategorize etmek kolaylık sağlıyor, ama aynı gemide seyreylediğimiz gerçeğini de örtüyor. Bunu hatırda tutarak devam edelim: Saf değiliz demek, bir şeylerin farkındayız demektir. Bir kaygı döneminden geçiyoruz, ama etrafımızda olan bitenleri, kendi içimizde olan bitenleri dikkatle izliyoruz. Böylesi dönemlerde kendi içimizdeki boşluktan aşağı bakabilmek nasıl da önem kazanıyor! Milletçe, olmak cesaretini göstermemiz gerekiyor. Korkak davranmaya hakkımız yok. Avrupa’da totalitarizmi tırmandıran, Hitler ya da Mussolini’nin iktidarı ele geçirmesi değildi, boşluk içinde çırpınan toplumların bu kaygıyla baş etmek yerine kolektif nevroza sığınmaları, teslim olmalarıydı. Başa dönmüş oluyoruz. Farkındalık, kaygıyı çoğaltır. Bir millet kendi eksikleriyle yüzleşmekten hoşlanmayabilir, ama farkına vardıkça, kendi eksikliklerini ve bu arada elbette kuvvetlerini tanıdıkça, o boşluğu onaracaktır. Evet, yaşamak yorulmaktır; ama bunun için güzeldir. Var olmak ve var kalmak, cesaret ister.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.