SAVAŞ VE BARIŞ

Yaşamaktan ve sevmekten derin bir korkuyla korksak da, aslolan hayattır.
Hayata savaş açamayız. Baharda tomurcuklanan ağaca savaş açamayız, bir delikanlının kıpırtılı yüreğine, serinleten yağmura ve ısıtan güneşe savaş açamayız. Dışarıdakiler içeridekileri, kenardakiler merkezdekileri, aylaklar iş-güç sahiplerini ürkütür. Fiziksel olarak tehlikeli olmasalar da farklıdırlar ve bu yüzden bir tehdit olarak algılanırlar. Normalin standardı olarak kendimizi tanımladığımız, normalliği kendi hayat tarzlarımızı mihver alarak kurguladığımız sürece farklı ve ayrıksı olandan ürkeriz. Alternatif bir dünyanın var olabileceğini kabullenmek, kendi dünya görüşümüzün geçerliliğini iptal etmek anlamına gelebilir diye korkarız. Oysa bir Alman psikiyatrın dediği gibi, “Bir toplumun vitrini, onun zayıf ve farklı insanlarıdır. Bir toplumun ne olduğunu bu insanlarla başa çıkma biçimine bakarak anlayabilirsiniz.” Dışarıdakileri nasıl tanımladığımız, kendimizi nasıl tanımladığımızı gösterir. Eğer kendi insanlığımızı vurgulamak için bizden farklı olanı gayriinsani bir sahaya itiyor, kendi değer ve biricikliğimizi onun değersizlik ve sıradanlığında buluyorsak, sahre bir bilince tutunmuşuz demektir. Dışarıdaki bize gereklidir: O bizim varlığımıza sinen paranoyayı meşru kılar, korkularımızı teyit eder ve dogmalarımızı, o dogmaları ilelebet savunmak için inşa ettiğimiz muhteşem ideoloji sığınaklarını haklılaştırır. Kurulu düzene yönelik bütün meydan okumalar onun şahsında tecessüm eder ve biz buhran zamanlarında taşlayacak bir şeytan aradığımızda hiç zorlanmayız. Onda eksik gördüğümüz şeyi kendi adımıza üstünlük olarak tanımlarız.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.