Göç; Dini, iktisadi, siyasi, sosyal ve diğer sebeplerle insan topluluklarının bir yerden bir başka yere gitmesidir. Bu bakımdan göç, insanlık tarihinin ana konularından biri olarak özellikle insanı ve yaşanmışlıklarını temel alarak edebiyatın her alanında mutlak surette karşılaştığımız bir tema olmuştur. Göç kavramı yol, yolcu ve yolculuk kavramlarını da beraberinde getirmiştir.

SEYR-Ü GÖÇ

Tasavvuf Anlayışında yolculuk ve yol kavramları, kişinin bireyselleşme/kemalat sürecinde kendi ekseni etrafında gerçekleştirdiği seyr-ü sülukdur. Gerçekleşen bu seyr-ü süluk bildiğimiz manada somut bir seyahat olabileceği gibi maddeden manaya, manadan maddeye ya da tamamen mana düzleminde olabilmektedir. Neticede gerçekleşen bu eylemde insan, iç dünyasına doğru yolculuk yaparak bilinmeyeni ya da kendini keşfetmeye çalışır. Göç veya yolculuğun öncelikli yönü istenen bir hedefe, arzu nesnesine ulaşmak ise, bir diğer yönü de kaçıştır. Kaçış, insanın bulunduğu pozisyon ve statüyü terk etme isteğinden kaynaklanır. Zira “en dinamik kaçışlar, varlığın sıkışık konumda olduğu durumlarda gerçekleşir, tembel varlığın başka bir konuma geçip tembelliğini sürdürmek istediği, yumuşak bir tembelliğe gömüldüğü durumda değil. Ruh bu yoğunluğu yaşadığı an, bedeni başta olmak üzere bu çokluk aleminden uzaklaşarak mekan ve boyut değiştirme ihtiyacı duyar. Bu mekan değiştirme isteği eksiklikten, olumsuzluktan kurtulma arzusu ile kendini tamamlama, bütününe kavuşma ihtiyacı neticesinde meydana gelmiştir. Bütünleşme arzusu yaratılmaya bağlı bir parçalanmışlığın devamı olduğu için, insanın mizacı hep bir arayış içerisinde olmuştur.

İnsan eksikliğin, parçalanmışlığın kırılganlığını hep benliğinde hissetmiştir. Bunun sonucu olarak tüm mevcudat, özellikle de insan kendini bütünleyecek öteki yarısını arama peşinde koşmuştur. Tasavvufun bazı nazariye ve inançları da bu düşüncelerin üzerine oturmaktadır. Özellikle devir nazariyesi varlığın ve insanın aslına dönmesine dair önemli anlayışlar geliştirmiştir. Devir Nazariyesine göre varlığın kopmuş olduğu bu bütüne tekrar ulaşabilmesi için kavs-i nuzul ve kavs-i uruc olmak üzere karşılıklı iki yayın meydana getirdiği çemberi tamamlaması, tur dönmesi gerekmektedir. Zaten varlığın kurgulanması bunun üzerine yapılmamış olsaydı bizatihi insanın ve varlığın kendini gerçekleştirme yolundaki arayışı da olmazdı.

ARAYIŞ İÇİN GÖÇ

Arayışın doğal sonucu olan miraç hadisesi de olmazdı. Miraç boyunca bütününe erme iştiyakı ile “Her varlık kendi menşeine dönmek ve kaybettiği mükemmelliği bulmak hususunda içinde bir istek duyar”. Bu istek aşk dediğimiz şeydir. Şu halde aşkın gayesi eksikliğini tamamlamaktır. Böylece yaratmaya sebep olan aşk, Allah’ın bilinme isteği (aşk-ı Zati) iken onunla tekrar bütünleşmeyi sağlayacak olan aşk ise insanın Allah’a olan aşkıdır. İnsan çokluk alemine inerken Allah’a tekrar kavuşmasını ulaşmasını sağlayacak olan aşkı da beraberinde getirmiştir. Bu aşk insanın gönlünde gizlenmiştir, bunun idrakine varıp açığa çıkaracak olan da gene insandır. Demek ki “ Ezelden beri ruhla yoldaş olan aşk, gönlün İçinde gizlenmiştir. Öyleyse insan bu alemde fıtrat olarak aşıktır. Onun yükümlülüğünde olan iş, kendi aşıklığını ortaya çıkarmak için çaba göstermektir.” Ancak bu aşıklığın ortaya çıkışı bir anda gerçekleşmez. Aşkın ve aşıklığın şiddeti ve zayıflığı vardır. Şiddetini belirleyen unsur da doğal olarak mutlakvarlığa yapılan bu seyahatte, seyahat eden kişinin yapısına, aşıklığına göre değişiklik gösterir. İşte insanın nefsinde gerçekleşen bu ıstılahın seferine seyr u süluk denir. Süluk; gitmek, yol kat etmek demektir. Seyr ise bu yoldaki durak ve merhaleleri gösterir. Bu bağlamda canlılar alıp verdikleri nefese dayalı olarak Allah’a kavuşma potansiyeli taşıdıkları için ‘’Allah’a giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısıncadır’’ denilmiştir.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.